Gelenekten Geleceğe...

Bizler mazisinde Sultanü’l-Müfessirîn diye anılan Ebussuûd Efendi’leri, İbn Kemal’leri, son müctehid diye nitelenen İbnü’l-Hümam’ları, Molla Fenarî’leri, Molla Hüsrev’leri, Bedreddîn Aynî’leri, Birgivî’leri, Hâdimî’leri, Mevlânâ’ları, Somuncu Baba’ları, Üftâde’leri, Hacı Bayram Veli’leri, Akşemseddin’leri, Aziz Mahmud Hüdâî’leri, İbrahim Hakkı’ları, Ali Haydar Efendileri, Mustafa Sabri’leri, Zâhid el-Kevserî’leri yetiştirmiş bir medeniyete mensup olmanın verdiği özgüvenle, gelecekte de zamanlarının ışığı olabilecek nitelikte mümtaz şahsiyetler yetiştirmeyi hedefleyerek ve bu toprakların, şartlar müsait olduğunda ilelebed verimli olacağı inancını taşıyarak, niyetlerindeki hasbîlik sebebiyle mev’ûd olan rahmete muhtaç bir tevekkülle Besmele’mizi çekmiş bulunuyoruz.

Hak ile bâtılın, hidayetle dalâletin, hata ile savabın tarihte hiç olmadığı kadar karmaşık bir hale getirildiği, çizgilerin ve eksenlerin belirsizleştiği çağımızda, fırak-ı dâlleler karşısında “Hz. Peygamber’in getirdiği gerçek din budur” diye ortaya çıkan Ehl-i Sünnet gibi; her fırsatta Maveraünnehir Fukahâsına “Allah için söyleyin! Üzerimde Şer-i Şerîfe mugayir bir hal var mı?” diye sürekli kendini ehl-i ilme test ettiren Bahaeddin Nakşibend gibi; ehliyetsiz softaların, ilim ve irfandan yoksun müteşeyyihlerin cirit attığı bir ortamda “Tarikat istiyorsanız alın size Muhammed’in Tarikat’ı” diyen İmam Birgivî gibi; doğrudan doğruya İslâm’ın aslî kaynaklarından hareketle ve “Pergel gibiyiz bir ayağımız sımsıkı şerîata bağlı, diğer ayağımızla yetmiş iki milleti dolaşıyoruz” diyen Mevlânâ gibi bir fikrî kararlılıkla yola çıkmış bulunuyoruz.

Bizler ilim bayrağını hak ederek taşıyacak olan neslin öncelikle doğru bilginin tartışmasız kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm’i en üst düzeyde öğrenmesi, ilim sarayının mihenk taşı olan Hak kelamını tahsilinin en başına; doğru anlayıp mucebince amel etmeyi de hedeflerinin odağına koyması gerektiğine inanıyoruz. Bizler ilim tahsili denilen şeyin, bilinmeyeni öğrenme gayreti, bunu başarmanın en garantili yolunun da her şeyi bilenin kitabını okumaktan geçtiğini; yüksek tahsilin, Yükseğin Kitabını okumakla mümkün olacağını iddia ediyoruz. Bizler Hz. Peygambere rağmen Allah kelâmının anlaşılamayacağına; beşerî eserlerin anlaşılmasında bile belli temel eğitimler gerekli iken Yaratıcı’dan gelen İlahî mesajın doğru bir şekilde anlaşılmasının salt bir akıl ve indî mütâlaalarla hiç de sağlıklı sonuçlar vermeyeceğine; emaneti yüklenecek olan genç neslin Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet-i Nebevî’nin diline bihakkın vâkıf olması; geçmişimizden tevârüs ettiğimiz klasik kültürden bîhaber olmaması; hitap edeceği toplumun gerçeklerinden uzak kalmaması; akademik kazanım ve donanımlardan müstağni olmaması ve en önemlisi doğru bir şekilde öğrendiği İslam kültürünü, mesleği değil meşrebi haline getirmesi gerektiğine inanıyoruz.

Bizler marjinal bir oluşum değiliz. Kitabın hâmişinde yer alan bir temrîz siğasının mekûlesi de değiliz. Bizler Sevâd-ı A’zam’ı oluşturduğumuzun bilincindeyiz. Bizler müessesemizin kapısına adını yazdığımız İmam Ebû Hanîfe’nin; yaklaşık bin üç yüz yıldır Muhammed Ümmeti’nin kâhir ekseriyetinin İslâm olarak bilip yaşayageldikleri o zengin kültürün altında imzası olan o büyük imamın isminin gölgesi altında, sahipsiz kaldığı kaygısına kapıldığımız doğru bilgi ve inancın, nâ-ehil savunucuları görevini üstlenme cüretini göstermiş ve emanetin gerçek sahiplerini sabırla ve gayretle bekleme çabası içine girmiş ve aynı kaygıyı taşıyan herkesi aramızda görmek isteyen bir avuç gönüllüyüz.

İmam Ebû Hanîfe’nin: “Ya Rab! Bu aciz kulun sana hakkıyla kulluk edemedi. Ancak seni hakkıyla tanıyabildi. Hizmetindeki noksanlığı, marifetindeki kemâle bağışla!” yakarışında olduğu gibi samimiyetimizden başka servetimizin olmadığı idraki ve itirafı ile hüsn-ü teveccüh ve müzâheretinize muhtaç olduğumuzu saygılarımızla arz ederiz.